Tek Elektron Evreni ve Açık Bireysellik: Ya hayattaki herkes aslında sensen?
İÇERİĞİ AÇ →Max Tegmark'ın deneyi: Bilinç kendi sonunu asla deneyimleyemez mi?
İÇERİĞİ AÇ →Her kararda dallanan evrenler ve kesişmeyen zaman çizgileri.
İÇERİĞİ AÇ →Monitör vs. Hard Disk ayrımı. Neden sonsuz hafızamız yok?
İÇERİĞİ AÇ →Holonomik Beyin ve Kuantum Bilinç (Penrose): Ruhun fiziksel açıklaması.
İÇERİĞİ AÇ →"Eğer zihnimiz sadece verileri okuyan bir monitörse, o veriler nerede saklanıyor?"
BÖLÜM 3: SİMÜLASYON'A GEÇ →1940'ların baharında fizikçi John Wheeler, öğrencisi Richard Feynman'ı aradı ve fiziğin en büyük gizemlerinden birini çözdüğünü iddia etti: "Bütün elektronların neden aynı kütleye ve aynı elektrik yüküne sahip olduğunu biliyorum! Çünkü aslında evrende sadece tek bir elektron var."
Wheeler'ın teorisine göre bu "Tek Elektron", uzay-zamanın içinde o kadar hızlı bir şekilde ileri ve geri sekerek seyahat ediyordu ki, bizim üç boyutlu algımız bu tek noktayı aynı anda trilyonlarca farklı yerde, trilyonlarca farklı elektronmuş gibi görüyordu.
Peki ya bu kural sadece elektronlar için değil de Bilinç için de geçerliyse? Felsefede "Açık Bireysellik" (Open Individualism) olarak bilinen bu sarsıcı yaklaşım, evrende milyarlarca farklı zihin olmadığını, sadece "tek bir evrensel bilincin" var olduğunu söyler. Andy Weir'in ünlü kısa öyküsü The Egg (Yumurta) tam olarak bu fikre dayanır.
Bu teoriye göre; zaman ve mekân birer illüzyon olduğu için, bu tekil bilinç zamanda ileri ve geri sekerek doğan her bedeni sırayla deneyimlemektedir. Hayatınız boyunca yolda yanınızdan geçen yabancı, aslında farklı bir zaman diliminde reenkarne olmuş sizsiniz. Tartıştığınız düşmanınız da sizsiniz, aşık olduğunuz kişi de sizsiniz. Tarihteki tüm savaşları siz başlattınız ve o savaşlardaki tüm kurbanlar da sizdiniz.
Ölüm denilen şey, bu devasa bilincin bir bedenden (okuma cihazından) fişini çekip, hafızasını sıfırlayarak bir başka bedene takılmasından ibarettir. Siz ölmezsiniz, çünkü sistemi deneyimleyen o yegâne "Gözlemci" sizsiniz. Kimliğiniz (Ego), evrenin tekil bilincini sınırlayan ve ona "birey" olma illüzyonunu yaşatan geçici bir yazılım filtresidir.
Schrödinger'in Kedisi deneyini kutunun dışından izlemek felsefi bir tartışmadır. Peki ya kutunun içindeki sizseniz? Astrofizikçi Max Tegmark, Çoklu Dünyalar Yorumu'nu test etmek için 1997'de kan donduran bir düşünce deneyi kurguladı: Kuantum İntiharı.
Kafanıza, tetiği bir kuantum parçacığının dönüş yönüne (spin) bağlı bir silah dayadığınızı düşünün. Parçacık yukarı dönerse silah ateş alacak ve anında öleceksiniz; aşağı dönerse sadece "klik" sesi duyacaksınız. Kuantum mekaniğine göre, tetiği her çektiğinizde evren ikiye bölünür: Bir evrende ölürsünüz, diğerinde yaşarsınız.
Ancak burada paradoks devreye girer: Hiçliği deneyimleyemezsiniz. Bilinç, yalnızca var olduğu evrenlerde bir şeyin farkında olabilir. Tetiği 100 kez üst üste çekseniz bile, dışarıdan bakan gözlemcilere (ve ağlayan ailenize) göre siz ölmüşsünüzdür. Ancak kendi öznel perspektifinizden bakıldığında, bilinciniz her seferinde silahın sadece "klik" ettiği o inanılmaz düşük ihtimalli evrene doğru akmak zorundadır.
Silah tutukluk yapar, kurşun sıkışır veya parçacık şans eseri sürekli "aşağı" döner. Dışarıdaki dünya için milyarda bir şans bile olsa, hayatta kalan tek bilinciniz için bu oran %100'dür.
Bu teori bize, içsel olarak hiçbirimizin ölümü deneyimleyemeyeceğini fısıldar. Hastalıklar, kazalar veya yaşlılık... Sizi öldürecek olay ne olursa olsun, bilinciniz her zaman kıl payı kurtulduğunuz, teknolojinin sizi kurtardığı veya şansın yaver gittiği bir evren dalgasına tutunarak yoluna devam eder. Bizler, kendi gerçekliğimizin içindeki ölümsüz mahkumlar olabiliriz.
Kuantum mekaniğinin standart yorumu (Kopenhag), gözlem yapıldığında dalga fonksiyonunun çöktüğünü ve evrenin bir karar verdiğini söyler. Ancak 1957'de genç fizikçi Hugh Everett ortaya çıktı ve fiziğin temellerini sarsan şu soruyu sordu: "Ya evren zar atıp bir ihtimali seçmiyorsa? Ya evren tüm ihtimallere 'Evet' diyorsa?"
Everett'in Çoklu Dünyalar Yorumu'na göre, dalga fonksiyonu asla çökmez; sadece bölünür. Kuantum düzeyinde (ve dolayısıyla makro düzeyde) gerçekleşen her olay, evrenin tam o anda farklı gerçekliklere dallanmasına neden olur.
Dün sabah kahvenizi şekersiz içmeye karar verdiniz. Tam o karar anında evren çatallandı. Başka bir evrendeki "siz", o kahveyi şekerli içti. O sabah kıl payı kurtulduğunuz trafik kazası, başka bir evrende gerçekleşti. Hayatınız boyunca sorduğunuz tüm "Ya şöyle yapsaydım?" sorularının cevabı koskoca birer gerçekliktir. Onların hepsi şu an, farklı zaman çizgilerinde yaşanmaktadır.
Peki neden onları göremiyoruz? Fiziğin buna cevabı Kuantum Eşevresizlik (Decoherence) kuralıdır. Dallanan evrenler, ayrıştıkları saniyenin milyarda biri anından itibaren birbirleriyle olan faz uyumunu kaybeder. Radyo frekanslarının birbirinden kopması gibi, zaman çizgileri bir daha asla kesişmemek üzere birbirine sonsuza dek kilitlenir (mühürlenir).
Çoklu dünyalar, sadece bir uzay teorisi değil, en ağır varoluşsal krizdir. O korktuğunuz senaryo? Sizin başka bir versiyonunuz tarafından bizzat yaşanıyor. Hayalini kurduğunuz ama ulaşamadığınız o hayat? Başka bir "siz" şu an onu kutluyor. Siz sadece, bu spesifik kararlar silsilesinde sıkışıp kalmış ve sadece bu dalı gözlemleyen sayısız bilinçten birisiniz.
Çoğumuz kimliğimizi anılarımızla tanımlarız. Ancak bu büyük bir yanılgı olabilir. Eğer dün gece uykunuzda tüm anılarınız silinseydi ama bu sabah aynı bilinçle uyansaydınız, yine "siz" mi olurdunuz? Bilinç ve Hafıza arasındaki fark, bir bilgisayar sistemindeki Monitör ve Hard Disk arasındaki fark gibidir.
Hard disk (Hafıza), verilerin kaydedildiği fiziksel ve kısıtlı bir alandır. Monitör (Bilinç) ise o verileri sadece "şu an"da görüntüleyen araçtır. Monitörde ne izlediğiniz, monitörün kendisini değiştirmez.
Peki, neden sonsuz bir hafızamız yok? Evren eğer bir simülasyonsa, her saniyeyi en ince ayrıntısına kadar kaydetmek devasa bir veri maliyeti yaratırdı. Beynimiz bu yüzden bir "veri sıkıştırma" (compression) algoritması kullanır. Yaşadığınız günün %99'u silinir, sadece hayatta kalmanız için gerekli olan "özet" saklanır. Siz, dün yediğiniz yemeği hatırlamasanız da o anı "yaşayan" bilinç tam oradaydı.
Paradoks şudur: Hafıza fizikseldir ve ölür, ancak o verileri okuyan "izleyici" (bilinç) her zaman aynıdır. 5 yaşındayken dünyayı gören gözlerle, şu an bu yazıyı okuyan gözlerin arkasındaki o "saf farkındalık" değişmemiştir. Sadece hard diskinize yeni veriler eklenmiş, eskiler bozulmuştur. Hafıza bir hikâyedir; bilinç ise o hikâyeyi okuyan ışıktır.
Bilim dünyası on yıllardır şu sorunun cevabını arıyor: Et ve kemikten oluşan bir yapı, nasıl olur da "ben" diyebilen, aşık olan ve evreni sorgulayan bir özneye dönüşür? Geleneksel nöroloji beyni bir bilgisayar gibi görse de, yeni teoriler beynin aslında bir kuantum işlemcisi olduğunu fısıldıyor.
Karl Pribram tarafından ortaya atılan Holonomik Beyin Teorisi, beynin anıları belirli bir bölgede saklamak yerine, tıpkı bir hologram gibi tüm dokuya yaydığını savunur. Bir hologramın köşesini kırarsanız, o küçük parça hala bütünün resmini içerir. Beynimiz de gerçekliği dışarıda olduğu haliyle değil, evrensel veri frekanslarını yorumlayan bir "projeksiyon cihazı" gibi işler.
Ancak asıl sarsıcı adım, ünlü matematikçi Sir Roger Penrose ve anestezist Stuart Hameroff'tan geldi. Onlara göre bilinç, nöronlar arasındaki elektrik sinyallerinden değil; nöronların içindeki mikrotübül adı verilen minik tüpçüklerde gerçekleşen "kuantum hesaplamalardan" doğar. Bu mikrotübüller, evrenin temel dokusuyla (Planck Ölçeğiyle) doğrudan bağlantı kuran birer antendir.
Bu teoriye göre "ruh" veya "bilinç", beynin ürettiği bir yan ürün değildir; o zaten evrenin yapısında var olan proto-bilincin beynimiz aracılığıyla odaklanmış halidir. Öldüğümüzde beynimizdeki kuantum bilgisi (bilincimiz) yok olmaz; sadece evrenin genel kuantum alanına geri yayılır. Yani bizler, evrenin kendi kendisini deneyimlemek için kullandığı biyolojik lensleriz.